Otoyollar, şehrin göbeğinde patlayan bombalar, sokakta bizi tehdit
eden kapkaççılar, deprem, iş hayatında ya da sosyal çevrelerde başarısız
olma tedirginliği… Çağdaş dünyada yeni tehlikelerle yüzleşmek
zorundayız. Ne var ki insanoğlu, varlıklar arasında en korkak olanı…
Korku ve kaygılar… Varoluşumuzla birlikte gelişen koruma mekanizması.
Günlük hayatta karşımıza çıkan tehditler bizi hasta edebiliyor.
Sabaha karşı saat 4′te uyanıp da kara kara düşünmeye başlayan
insanlar var. Üniversite sınavını kazanma derdi, iş bulma zorunluluğu,
yaşlanan ebeveynleri, yükselme hırsı, sağlıkları ya da cinsel yaşamları
nedeniyle kaygılanıyorlar. Bir kez uyandılar mı gözlerine uyku girmiyor.
Bazen, geceleyin duyulan bu rahatsızlık kendiliğinden geçiyor ve hiçbir
iz bırakmadan kayboluyor. Bazen anksiyete (nevrotik kaygı) kalıcı
oluyor, insanı uyutmuyor, gündüzü de işgal ediyor. Anksiyete kronik hale
gelerek, yaşam tarzımızı değiştirebiliyor, bunalım krizlerine, panik
atağa neden olabiliyor. Hatta, bağışıklık sistemini zayıflatarak,
bedenimizin işleyişini de etkileyebiliyor. Anksiyete, kendini pek çok
şekilde gösteriyor ve çeşitli nedenler yüzünden ortaya çıkıyor. Politik
ve ekonomik olaylar ya da bizden uzak gelişmeler yüzünden
tetiklenebiliyor. Nitekim, ABD’de yaşanan 11 Eylül faciası, ekonomik
çöküntü, kentin göbeğinde patlayan bombalar, Irak savaşının etkileri ve
kaçınılmaz denilen deprem olgusu herkesi etkiledi. Psikologlara göre, bu
tip denetimsiz duygusal rahatsızlıkların kökeni, insan türünün uzak
geçmişine dayanıyor. O zamanlar, sürekli kaygı duymak, insanın
tehlikelerden kaçınmasını sağlıyordu. 100.000 yıl önce, insan kabileleri
düşman bir dünyada yaşıyorlardı, komşu boylar saldırgandı ve doğa
yırtıcı hayvanlarla doluydu. Kimsenin hazırlıksız yakalanmaması
gerekiyordu. İnsanlar avlandıkça yeni av alanları buluyorlardı.
Nöbetçiler ise kabileyi koruyorlardı. Oyun oynamıyor, ava çıkmıyor,
toprak egemenliği için kavga etmiyorlardı; benzerleri arasında sinirli
sinirli dolaşıyor, ufku gözetliyor ve üstlerine çöken gerilimi
meşrulaştıracak bir işaret saptamak için havayı kokluyorlardı.
Günümüzde insanlar, kişisel güvenliklerini sağlamak için nöbetçilere
gereksinmiyorlar. Üstelik, kaygılı insanlar asabi olarak
nitelendiriliyorlar. Bu olumsuz anlam taşıyan bir sıfat. Oysa geçmişte,
insanoğlu hayatta kalmak için kaygılanmaya gerek duyuyordu ve gelecekte
de böyle olacak. Korku, endişe, kaygı gerekli olduğu için, evrim
tarafından gelecek kuşaklara aktarıldı. Hevesli nöbetçilerse aramızda
dolaşmaya devam ediyorlar.
Herkes kaygılanır, ama bazıları anksiyete hastalıklarına yakalanıyor,
çünkü sürekli ve aşırı endişeleniyorlar. Bu durumda, hastalığın
etkisini azaltacak ya da geçirecek ilaçlara başvurmak gerekiyor.
Korku ve kaygının biyolojik kökeninin, beyinde 10-12 mm. çapındaki
“amigdal”de yattığı belirtiliyor. Yapılan son araştırmalar, bu oluşumun,
dikkat etme, gözetleme, toplumsal ilişkilerin kurulması ve özellikle,
korkuyla kaygıya ilişkin anıların hatırlanmasında çok önemli bir işlev
üstlendiğini ortaya koydu.
Beynin derinliklerinde yer alan amigdal, görevini yerine getirmek
üzere, 5 duyudan gelen verileri (görme, İşitme, koklama, dokunma, tatma)
sinir ağlarıyla topluyor. Böylece, elde ettiği veriyi işleyerek bilgi
haline getiriyor ve sinir merkezlerini bu bilginin ışığında yeniden
programlayarak davranışlarımıza bilinç katıyor. Amigdal sayesinde,
duygularımızı fark ediyor ve prefrontal kortekste, korku ve kaygının
bilincine varıyoruz. Bu düzeneklerin yardımıyla herkes kendine özgü
korku, kaygı ve endişelerini yaşıyor; anılarıyla kişisel bir ilişki
kuruyor. Dolayısıyla, her insan bazı şeylerden korkuyor ve bazı
şeylerden korkmuyor, hepimiz az ya da çok kaygılanıyoruz.
Bir yargıda bulununca…
Endişe hisleri eşik değerine ulaştığında, bedende nörokimyasal bir
fırtına kopuyor, dış tehlikeye tepki göstermek üzere, bedenimiz hazır
duruma geçiyor ve anksiyete hali beliriyor. Amigdal bir etkileşim
merkezi; Etki ve tepkiye göre devreye giriyor, ama yargıda bulunma
konusunda etkili değil. Amigdal, anksiyeteye yol açan uyaranların
gerçek ya da hayal ürünü olup olmadığını ayıramıyor. Beyin için her şey
gerçek: Bir rüya, bir film ya da kitap gibi… Bunlara hepsi beyin için
gerçek; tanımlandıkları gerçeklikten ise bağımsız.
Bazı hallerde, boşu boşuna anksiyete ve korku duyuluyor, öyle ki bir
hastalık halini alıyor: Olayların yanlış çözümlenmesine bazı anatomik ve
yapısal bozukluklar neden oluyor. İşlevsel bozukluklar nedensiz ve çok
şiddetli panik ataklara yol açıyor. Söz konusu kişi, akıldışı bir
şekilde, ölmekten ve delirmekten korkabiliyor.
Kronik tetikte olma durumu
ABD, New Jersey’deki Robert Wood Johnson Tıp Fakültesi’nden Afton
Hassett ve Leonard Sigal, bu duyguyu, “önceden uyarmadan her an
vurabilen pek tanımlanmamış bir tehlike” tarafından tetiklenen “alarm
durumu ve kronik yetersizlik hissi” olarak betimlediler. Peki,
anksiyetenin pençesine düşenlerle düşmeyenleri ne ayırıyor? İki yıl
önce, Pittsburgh Üniversitesi’nden Michael de Bellis, anksiyete hastası
bir grup öğrencinin amigdallerinin, yaşıtlarından ortalama olarak büyük
olduğunu gösterdi. Anksiyete, fazla sayıda “korku devresinin bir sonucu
mu? Oysa, sinirbilimciler, basit fiziksel büyüklüğe dayalı böyle bir
sonuca kolayca varmak istemiyorlar ve veriler yetersiz. Travma sonrası
stres bozukluğu yaşayan bir grup hastanın ise (anksiyete rahatsızlığı),
hippokampusu normalden küçük. Acaba, stresli deneyimleri, hİppokampusun
yeni anılar oluşturma ve eskiler ile acı verenleri unutma kapasitesine
müdahale mi ediyor? Bu da belirsiz. Ancak, kaygı duygusunun rahatsız
ettiğini, bağışıklık sistemine zarar verebildiğini, uykuyu böldüğünü,
psikolojik dengeyi bozduğunu biliyoruz. Michigan Üniversitesi’nden
Stephen Maren’a göre, vahşi hayvanların bizi yemesini önlemek için
evrimleşmiş bir sinir sistemi, “bizi içten içe yiyip tüketiyor”.
Psikiyatrlar, bu beyin kimyası bozukluklarını belli özelliklere sahip
ve gittikçe kötüleşen bir dizi patolojik vaka altında topluyor:
anksiyete. Bilişsel psikoloji ve davranış psikolojisi üstünde yüksek
lisans eğitimi vermekte uzmanlaşmış Watson Enstitüsü’nden Enrico Rolla,
dünya genelinde halkın yüzde 1,5 – 3,5′unun panik atak hastası olduğunu
söylüyor. “Rahatsızlık, ergenlik ile 35 yaş arasında ortaya çıkıyor. 45 ‘
inden sonra beliren nadir vakalar da mevcut. Panik atak hastalarının
yüzde 6O’ı bunalıma girebiliyor. Panik atak, yaygın bir şekilde ve kısa
sürede, açık hava korkusuna dönüşebiliyor: Panik atak hastalarının yüzde
30′u açık hava korkusuna kapılıyor”.
Endişe ve korku
Endişe ve korku birbirinden farklı. Endişe genel, nesnesi olmayan,
belirli bir eyleme bağlı olmayan dağınık bir his. Kişinin çevresine daha
duyarlı hale gelmesine, hassaslaşmasına ve acı algısının artmasına yol
açıyor, buna karşın korku, belirli bir nesneye ya da duruma odaklı
ortaya çıkıyor. Dahası, gizlenme ya da yüzleşme gibi somut eylemlerle
sonuçlanıyor. Endişe daha çok kişinin iç dünyasından kaynaklanırken,
korku dış dünyayla besleniyor.
Korkunun farklı tarihi
Antik Yunanlılar korkuyu somut nesnelerle ilişkilendirdiler.
Aristoteles ve Platon için korku tüm fiziksel tepkilerin üstündeydi.
Hatta, Aristoteles, De Anima’sında korkudan söz bile etmiyor. Anksiyete
kelimesinin kökeni (İngilizce’de anxiety, Almanca’da angst, Fransızca’da
anxiete), tümüyle somut ve bedensel bir olguya dayanıyor. Kelime,
Yunanca da boğazını sıkmak anlamına gelen “agchein” ve yine Latince’de
hapsetmek, boğazını sıkmak anlamındaki “angere “den türemiş.
Dinler sürekli olarak korkudan arınmanın yol göstericisiydi. Ne var
ki, ironik olarak, cehennem figürleri ve sonsuz acı kavramlarıyla
korkuyu körükledi.Kaderini gelişim ve rasyonalizme bağlayan Rönesans
Döneminde anksiyetenin hiçbir rolü yoktu. Bu tutum 19. yüzyılda, filozof
Kierkegaard’ın insan düşüncesinin özelliklerine varoluşsal kaygıları
kalmasıyla değişti. Martin
Heidegger şöyle demişti “Korkuyu korkunç kılan, onun dünya dışılığıdır…”
Jean Paul Sartre için anksiyete, varoluşumuzun kalitesi, özgürlüğün
önkoşuluydu. Sartre ve günümüzün diğer filozofları için bunaltı mutlaka
kötü değil.
Çünkü insanı aynı zamanda gerçek benliğine de ulaştırabiliyor.
Rüdiger Vaas – Scientitic American Mind
KAYNAK : Focus Popüler Bilim ve Kültür Dergisi Mart 2004
Ekleyen: Pdrci.NET
Eklenme Tarihi: 2010-12-20 09:48:42